Maria Ağlıyor

Seninle Üç Dakika

1979 - 4. Bölüm

“Bir Garip Yolcu”





İzmir’de yaşayan İtalyan kökenli bir ailenin kızı olan Maria Rita Epik, o günlerde henüz 21 yaşındaydı. Müziğe küçük yaşlardan beri ilgi duymuş, ilk bestesini ilkokul yıllarında yapmıştı. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Epik, aynı üniversitenin Tıp Fakültesinde okuyan dört gençle birlikte yarışmaya katılmaya karar verdiğinde, kuşkusuz Türkiye’yi temsil etme hakkını kazanmayı hayal etmiş ama hayallerinin bir anda gerçeğe dönüşebileceğine ihtimal vermemişti.


Andreas Vildermann, Haluk Öztekin, Gökhan Akçay ve Erden Erdem’den kurulu 21.Peron topluluğunun elemanları İzmir Koleji’nde okurken Milliyet gazetesinin düzenlediği Liselerarası Müzik Yarışması’na katılmışlardı. Andreas ve Haluk 1973 yılında beste dalında birinci, icra dalında ikinci ve düzenleme dalında üçüncü olmuşlar, 1975 yılında ise bu defa Gökhan ve Erden’in de yer aldığı bir ekiple ikinci kez katıldıkları yarışmada beste dalında üçüncü, icra dalında sekizinci, düzenleme dalında ise üçüncü olmuşlardı. 


Andreas ve Haluk’un okuldan mezun olmasından sonra Gökhan ve Erden’in 1976 yılında katıldığı aynı yarışmada ise bu kez yabancı icra dalında ikinci olmuşlar ve üniversite yıllarında dördü birlikte 21. Peron adıyla müzik yapmaya başlamışlardı.


Grup üyelerinden Alman asıllı Andreas Wildermann, 21. Peron adının nereden geldiğini şöyle açıklıyordu: “Eskiden Münih’ten İstanbul’a kalkan trenler, Münih Garı’nın 21. peronundan hareket ederlerdi. Ben de bu peronun bir garip yolcusuydum. Arkadaşlarla birleştiğimizde, topluluğumuza bu adı vermeyi önerdim, kabul ettiler... Benim için anılarla dolu 21. peron Türkiye’ye ulaşmamın bir başlangıcı olduğu için çok önemli idi çünkü.”  


Okuldan arkadaş oldukları Maria Rita Epik ise yarışmaya katılma hikayelerini şu cümlelerle anlatacaktı: “Onların da besteleri vardı, benim de. Bir gün oturduk, onlar kendi şarkılarını çalıp söylediler, ben kendi şarkılarımı. Düşündük, taşındık ve en uygun şarkının benim bestem olan ‘Seviyorum’ olduğuna karar verdik.”
 

Finalde kendilerine göre çok daha profesyonel isimleri geride bırakarak halk oyuyla birinci seçilen ekip elemanları için o gece kuşkusuz hayatlarının dönüm noktasıydı. Yaşadıkları büyük sevincin, çok değil, birkaç gün sonra büyük bir hayal kırıklığına dönüşeceğini ise elbette tahmin bile etmiyorlardı.


O gece birinci olan ekip kadar eğlenen bir başkası varsa o da birinciliği bir puan farkla kaybeden Kuzenler topluluğuydu. Çünkü TRT yetkililerinin daha önce aldığı karar gereği yarışmada ikinci olan şarkı, bir yıl önce Nükhet Duru ve Modern Folk Üçlüsü’nün gittiği Seul Şarkı Yarışması’na gönderilecekti. Bu yarışma her ne kadar Eurovision kadar popüler olmasa da yine de ülkeyi temsil edecek olmak Kuzenler’i mutlu etmeye yetmişti. Finalden hemen sonra Gala Kulüp’teki programlarına yetişip sahne alan üçlü, daha sonra Ali Kocatepe’nin evinde sabahın ilk ışıklarına dek eğlenerek ikinciliğini kutladı.


Büyük finali takip eden hafta boyunca gazete ve dergi sayfaları geceye dair haberlerle doluydu. En çok da o gece yaşanan ses sistemi rezaleti konuşuluyordu. Özellikle ilk sırada sahneye çıkan Saadet Sun ve Çetin Alp, ekrandan seslerinin hiç duyulmadığını söyleyerek halk jürilerinden yeterli puan alamamalarını bu teknik aksaklığa bağlıyorlardı.


“Şarkıcıların söyleyeceği mikrofonlar yarışma öncesinde bizlere gösterilmişti,” diyordu Saadet Sun. “Çetin Alp de ben de o mikrofonla söyledik. Ancak duyduğumuza göre Cantekin, Bülent Özveren’in mikrofonunu kullanmış. Eğer doğru ise bir ayrıcalık yapılmış oluyor... Halk jürileri, benim ve vokalistlerimin sesini duymadılarsa doğal olarak 2 puan vermiş olabilirler. Ama sesimiz duyulsaydı, 4 puan almayacağımız kim söyleyebilirdi?”


Gecenin ses mağduru diğer ismi olan Çetin Alp de çok dertliydi: “Bugün sürekli olarak Adana, Gaziantep, Ankara ve Urfa’daki tanıyan, tanımayan pek çok kişiden telefon geldi. Hepsi de sesimin nerede olduğunu soruyorlardı. Ses duyulmadan iyi bir oylama nasıl yapılır?” Çetin Alp, söyledikleriyle Saadet Sun’un iddialarını da doğrular gibiydi: “Cantekin’in başka bir mikrofonla söylediği yolundaki söylenti benim de kulağıma çalındı. Gerçek böyleyse çok ayıp etmiş doğrusu...”


Final gecesi salonda bulunan gazetecilerin gözünden kaçmayan önemli bir ayrıntı da kafalarda soru işareti oluşturmuştu. Yarışmanın organizasyonunu yapan İstanbul Televizyonu’ndan bir çok görevli o gece salonda yerini alsa da, Ankara Televizyonu’ndan ve daha önemlisi TRT Genel Müdürlüğü’nden hiç kimsenin olmaması fark edilmeyecek gibi değildi. TRT Yönetim Kurulu’ndan sadece bir tek üye, Rıza Şit o gece salonda hazır bulunuyordu. Öyle ki birinci olan ekibin ödülünü İstanbul Valisi vermişti, salonda davetli olarak bulunan Nilüfer, önceden haber verilmeksizin ödül vermek üzere sahneye çağırılmıştı. TRT’nin üst düzey yetkilileri neden yarışmayı izlemeye gelmemişti?


Bu durum, takip eden günlerde başlayacak yeni tartışmalar sırasında da gündeme gelecek ve finalin aslında sadece âdet yerini bulsun diye yapıldığı yolunda ortaya sürülen tezlerin dayanak noktası olacaktı. 


Finalden tam bir hafta sonra Maria Rita Epik ve 21. Peron üyeleri, menajerleri Baha Boduroğlu’nun düzenlediği basınla tanışma kokteylinde birlikte kadeh kaldırarak poz veriyorlardı objektiflere. 1 Mart günü ekip, tanıtım filminin çekimi için televizyon stüdyosundaydı. 


Bu defa önceki yıllardan farklı bir yöntem izlenmiş ve tanıtım filmi “blue-box” tekniğiyle renkli olarak çekilmişti. Böylece hem daha kısa sürede hem de daha düşük maliyetli bir çekim yapılmıştı. Grup elemanları şarkılarını stüdyoda mavi bir fon perdesinin önünde seslendirirken görüntülenmişti. Daha sonra fona mavi perde görüntüsü yerine Fransız yönetmen Claude Leiouch’un hazırladığı “Türkiye” filminden görüntüler yerleştirilecek, böylece tanıtım filmi amacına uygun hale getirilecekti.


O günlerde şarkının İngilizce versiyonu da kaydedilmişti. Maria Rita Epik bu şarkıyı aslında 1977 yılında İngilizce sözlerle yazmış, ancak yarışmaya katılması söz konusu olunca sözleri Türkçeleştirmişti. Dolayısıyla İngilizce sözler zaten hazırdı. Yarı finalden hemen sonra anlaşma imzaladıkları Arı Yapım tarafından yayınlanacak 45’liğin B yüzünde şarkının “I Love You” adını taşıyan İngilizce versiyonu yer alacak ve bu plak, yurt dışı için hazırlanacak tanıtım dosyalarının içinde de yer alacaktı. Her şey, önceki yıllara nispeten çok daha kısa sürede ve sorunsuz hallolmaktaydı. Bu iyiye, kim bilir belki de kötüye işaretti.


2 Mart 1979 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kars Sarıkamış Orduevi'nde yaptığı konuşmada Silahlı Kuvvetler’in vatanın bölünmesini isteyen iç ve dış düşmanları bulunduğunu söyleyerek, “Biz el ele, gönül gönüle olduğumuz sürece bu vatan bölünmez, isteyen tecrübe etsin. Ben dâhil, bizim cesetlerimizin üzerinden geçmeden bu vatanı kimse bölemez.” diyecekti. 


Dünyada yaşanmakta olan petrol krizinden ziyadesiyle etkilenen Türkiye’de akaryakıt karneye bağlanırken, o günlerde neredeyse tüm temel tüketim maddelerini satın alabilmek için dükkanların önünde saatler, hatta günler boyu süren uzun kuyruklarda beklemeyi göze almak gerekiyordu. Tüp gaz, yağ, şeker kuyruklarını artık kanıksayan sokaktaki insan için en kuşkusuz ağır olanı da baş göstermeye başlayan ilaç sıkıntısıydı.


Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu 3 Mart günü yayınladığı raporda, Türkiye'nin ne ekonomik ne de siyasi rejim bakımından Avrupa Ekonomik Topluluğu dışında düşünülemeyeceğini belirterek, topluluğa üye olmak için bir an önce harekete geçilmesini isteyecek, aynı gün Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün, AET ülkeleri Ankara büyükelçileriyle yaptığı toplantıda, Türkiye'nin bu ülkelere ihracatı üzerindeki tüm kısıtlama ve kotaların kaldırılmasını talep ederek, “Aksi halde, beş yıl sonra Türkiye'nin ticaret çok değişik bir biçim alacak, alışverişlerimizde ağırlık, AET dışındaki ülke ve bölgelere kayacaktır,” diyecekti. Kendimize bu kadar güveniyor, Avrupa ülkelerini neredeyse tehdit edebiliyorken, bir yandan da kendimizi beğendirmeye çalışmakta idik. Eurovision Şarkı Yarışması, kendimizi beğendirebilmenin en kolay yolu olabilirdi.  


Türkiye Yarışmadan Çekiliyor

Takvimler 5 Mart Pazartesi gününü gösteriyordu. Herkesi şaşkına çeviren haber, 17:00 haber bülteninde ilk kez radyodan yayınlandı. Türkiye, Eurovision Şarkı Yarışması’ndan çekilmişti.


TRT Genel Müdürlüğünün imzasını taşıyan açıklamada “Türkiye’nin dış politikası gereği ve Arap dünyasındaki yeni gelişmelerin ışığında, Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesine yönelik girişimler yüzünden” yarışmadan çekildiğimiz söyleniyor, gerekçe olarak da “Filistinlilerin devlet kurma hakkını Türkiye’nin tanıdığı, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmediği, bu yarışmayla da Kudüs’ün statüsünün değiştirilmek istendiği” gösteriliyordu.


İsrail, 1978 yılında yapılan yarışmayı kazanınca 1979 yılında yarışmanın başkent Tel-Aviv’de yapılacağını ilan etmiş, ancak çok geçmeden bu kararını değiştirerek organizasyonun Kudüs’e alındığını duyurmuştu. Söylentilere göre İsrail, o gece milyonlarca televizyon izleyicisinin gözü önünde, canlı yayın esnasında Kudüs’ü başkent ilan edebilirdi. O gece yarışmada Türk ekibinin yer alması demek, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını veya olacağını Türkiye’nin kabul etmesi anlamını taşıyacaktı ve Türkiye bu riski göze almak istememişti.


Gündeme bomba gibi düşen haber, radyonun 19:00 ana haber bülteninde tekrar edildi, televizyondan ise ilk kez 20:30 haber bülteninde duyuruldu. İlk şok atlatıldıktan sonra detaylar yavaş yavaş ortaya çıkacaktı.



Dışişleri Bakanlığı yarışmanın Türkiye finalinden neredeyse bir ay önce, resmi bir yazıyla TRT’yi uyarmıştı. Irak ve Libya’nın Türkiye’nin yarışmaya katılmaması yolundaki istekleri Dışişleri Bakanlığı’na yazıyla bildirilmiş, diğer Arap ülkeleri de Türkiye’deki büyükelçilikleri vasıtasıyla aynı doğrultudaki isteklerini ifade etmişlerdi. Arap ülkelerinin bu isteği, aslında üstü kapalı bir tehdit de içeriyordu. Arapları böyle bir nedenle küstürmek demek, tamamen petrolsüz kalmayı göze almak demekti. Petrol krizinin had safhada yaşandığı o günlerde, kimse bu sorumluluğu üzerine almaya cesaret edemeyecek ve aslında gizliden gizliye çoktan verilmiş karar, beklenmedik bir anda açıklanıverecekti. 1979 Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye yoktu. Üstelik ülkeyi temsil edecek şarkı seçildiği halde.


Yarışmadan çekilmemizde Arap ülkelerinin birinci derecede rol sahibi olduğu tartışma götürmezdi. Kulislerde söz konusu ülkeler içerisinde en çok söz sahibi olanın Libya olduğu konuşuluyordu. Başbakan Ecevit, bir süre önce Libya’ya resmi bir ziyarette bulunmuş, birtakım anlaşmalara imza atmış, o günlerde Libya lideri Kaddafi ile Ecevit’in çok iyi anlaştığı haberleri basına yansımıştı. Söylenenlere göre Türkiye’nin yarışmadan çekilmesi için Kaddafi, Ecevit’e özel mesaj göndermiş ve bu mesajın ardından Başbakan, son sözünü söylemişti.


Elbette tüm bunlar birer söylenti olarak kalacak ve resmi kaynaklar tarafından hiçbir zaman doğrulanmayacaktı. Ancak görünen köy de kılavuz istemiyordu. Böyle bir kararın alınacağı neredeyse kesin olduğu halde, TRT başladığı işi yarım bırakmamış, Türkiye finalini gerçekleştirmişti. Kim bilir, belki de final gecesi Ankara’dan sadece bir tek TRT görevlisinin gelmiş olması bu yüzdendi.


Gazeteci Erdoğan Sevgin, 12 Mart 1979 tarihli TV’de 7 Gün dergisinin baş yazısında bu iddiayı satırlarına şöyle taşıyacaktı: “...Ve TRT, finallerin yapıldığı gece bal gibi biliyordu bu yıl Türkiye’nin Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını, şampiyonun İsrail’e gönderilmeyeceğini, son anda tepeden inme bir emrin geleceğini... Biliyordu ki, finallerin yapıldığı gece TRT’yi yönetenler klasik bir bürokrat esnekliği içinde, Atatürk Kültür Merkezi’nde ispat-ı vücut etmekten kaçınmışlardı...”


Yarışmadan çekilmemiz, ülke genelinde büyük yankı uyandırırken, gelen tepkiler karşısında TRT’yi savunmak, Televizyon Daire Başkanı Yılmaz Dağdeviren’e düşecekti. Dağdeviren, Avrupa Yayın Birliği’nin bu tip politik kararları saygıyla karşıladığını söylüyor ve yarışmadan çekilmemizin önümüzdeki yıl katılma şansımızı engellemeyeceğini savunuyordu. O yıllardaki yarışma şartnamesi gereği bir önceki yıl katılmış ülkeler, bir sonraki yıl katılma hakkına doğrudan sahip oluyorlardı. Kontenjanın tamamlanması için geriye kalan ülkeler arasından seçme yapılıyor ve bu seçim esnasında üye ülkelerin “iyi hali” göz önüne alınıyordu. Peki biz yarışmadan çekilerek Avrupa Yayın Birliği nezdinde sabıkalı ülke konumuna düşmüş olabilir miydik? 1980 yarışmasına katılma şansımızı da şimdiden kaybetmiş miydik? Dağdeviren’in açıklaması kimseyi tatmin etmezken, bu ve benzeri sorular zihinleri kurcalamaya devam edecekti.


Yarışmaya ilk kez katıldığımız 1975 yılında bizi temsil eden Semiha Yankı, kendisine fikri sorulduğunda, çekilme kararımızı haklı bulduğunu söyleyecekti: “21.Peron’un şarkısı başarılı bir yapıttı. Bu bakımdan İsrail’de iyi bir derece alacağına inanıyordum. Kararı saygıyla karşılıyorum. Önce ülkenin menfaatleri, sonra sanat gelmelidir... Ve buna da bizler değil, büyüklerimiz karar verir...”


1978 yılında ülkeyi temsil eden grupta yer alan Nilüfer de Semiha Yankı’yla aynı görüşteydi: “Dış politika, memleketin çıkarları her şeyin üzerindedir. Eğer büyüklerimiz böyle uygun görüyorlarsa, bildikleri önemli şeyler vardır. Öte yandan Maria Rita Epik’in bir Türk vatandaşı olarak, bu önemli karar karşısında önce hayal kırıklığına uğramasını makul karşılarım. Ama sonra, Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda, teselli bulabilir.”


Nilüfer’in cümle arasında Epik’in Türk vatandaşı olduğunun altını özellikle çizmesi boşuna değildi. Büyük final heyecanının yaşandığı günlerde, Maria Rita Epik’in ismi etrafında yersiz spekülasyonlar yapılmıştı. Hafta Sonu gazetesinde köşe yazarı Ferdi Yücedağ, Maria Rita Epik’in  Yahudi olduğunu iddia etmiş ve bu durumun İsrail’de yapılacak yarışmada işimize yarayacağı ihtimalini kendi fikri gibi değil ama kulağına gelen bir dedikoduymuş gibi kaleme almıştı.


Türkiye’nin yarışmadan çekildiğinin belli olduğu hafta aynı gazetede yayımlanan bir haber ise düpedüz provokasyon yapar gibiydi. Habere göre finalden hemen sonra İzmir’de yaşayan modacı Zuhal Yorgancıoğlu’na giden Maria Rita Epik, ona İsrail’deki final için elbise diktirmek istemiş ancak aralarındaki sohbet esnasında “Ben Türklüğü hissedemiyorum,” gibi bir cümle kurunca, Yorgancıoğlu tarafından dükkanından kovulmuştu. Gazete, Epik’in yarışmaya gönderilmemeyi hak ettiğini iddia ediyordu.


Maria Ağlıyor

Herkes bir şeyler söyler, her kafadan bir ses çıkarken, Maria Rita Epik ve 21. Peron ne durumdaydı peki? Çok değil, dokuz gün önce yaşadıkları o büyük sevinç bir anda koca bir hayal kırıklığına dönüşmüştü. TRT’nin çekilme kararında onları teselli edecek birkaç cümle dikkatlerden kaçmayacaktı: “TRT jürisinin ve halkın takdirlerini kanıtlayan oylarıyla, ülkemizi bu yarışmada başarı ile temsil edeceği saptanan Maria Rita Epik ve arkadaşları, ülkemizi ve kurumumuzu yurt dışında bu yıl yapılacak başka bir yarışmada temsil edeceklerdir.”


Maria Rita Epik, çekilme kararını İzmir’de öğrenmişti. Kararın radyodan halka duyurulmasından birkaç saat önce Bülent Özveren İzmir’e telefon açmış ve durumu anlatmış, Maria duydukları karşısında kelimenin tam anlamıyla şoke olmuştu. 


Tam da o saatlerde, onunla röportaj yapmak üzere evine gelmiş TV’de 7 Gün dergisi muhabirlerinin karşısında göz yaşlarını tutamayan Epik, konuşmakta güçlük çekmişti: “Bu yarışmanın Kudüs’te yapılacağı Dışişleri Bakanlığı’nca da biliniyordu... Neden bu kadar beklediler ?.. Neden finalleri yapıp, ardından müziği siyasetle karıştırıp, yarışmadan çekildiler,” diye sormakta haksız değildi. Ne var ki yapacak bir şey yoktu. Verilmiş karardan geri dönülmeyeceğini o da çok iyi biliyordu: “Ne yapalım... Ülkemin çıkarları bunu gerektiriyorsa, karara saygı duyarım... Ne kadar acı olsa da keder, zaman kuşunun kanatlarına binip gider !.. Bu sözü lisedeki öğretmenim söylemişti bana... Yavaş yavaş unuturum acısını...” 


Ancak, Maria Rita Epik’in acısını unutması pek de kolay değildi. Hafta Sonu gazetesinde yapılan habere verdiği cevap ise çok sert olacaktı. Milliyet gazetesinden Burhan Felek’e gönderdiği ve gazetenin 26 Mart 1979 tarihli sayısında yayımlanan mektubunda şöyle yazıyordu Maria Rita Epik:


“Pazartesi duyurulan haber, öyle sanıyorum ki, olayın bestecisi olarak en çok beni sarstı. Ancak kendimi olgun bir insan gibi davranmaya zorlayarak Perşembe günü toparlanıp başka bestelerimi notaya çekmeye başladım. Bu sırada bir gazeteci arkadaşım, haftalık bir gazetede benimle ilgili çok yanlış ve üzücü bir yazının yayımlandığını telefonla haber verdi. İnanın bu olay beni, Eurovision’a katılamamaktan daha çok sarstı.

Olay şu: TRT elemelerinde diğer beş sanatçıyla beraber final kaldığımı öğrendikten bir süre sonra babam, eski komşumuz Zuhal Yorgancıoğlu’na telefon ederek arkadaşlarımla birlikte final gecesi ne giymemiz konusunda beni aydınlatmasını eski komşuluk ve İzmirlilik namına rica etti. Ablamla beraber gidip kendisini bulduk. 

Aramızda geçen konuşma şöyle: “Buraya kadar olan başarını kutlarım ama şarkında neden bir Türk havası, Türk ritmi yok,” diye sordu. Ben de büyüdüğüm çevre, dinlediğim ve sevdiğim müzik nedeniyle eserlerimin büyük çoğunluğunda Türk hava ve ritmini veremediğimi söyledim. Zuhal Hanım, şarkımda Türk motifleri olmadığı için bize Türk motifli giysiler öneremeyeceğini, daha Avrupai şeyler düşünmemiz gerektiğini söyledi. Daha sonra kendi Avrupai kreasyonlarının fotoğraflarını göstererek, maddi sorunlarım nedeniyle eğer beğenirsem, bunlardan birini bana bir gecelik ödünç verebileceğimi söyledi. Biraz daha sohbet ettikten sonra kendisine teşekkür edip mağazadan ayrıldık. Bir hanımefendi olan Sayın Yorgancıoğlu beni asla kovmadı.

Ben kimim? Nereden geliyorum?

Babamın dedesi ve annemin dedesi gençken İtalya’dan ayrılıp İzmir’e yerleştiler. Babamın babası 1925-1926 yıllarında Türk vatandaşı oldu. Annemin babası hâlâ İtalyan’dır. Ablam, halamın kızı ve dayım bir Türk – İslam ile evlidirler. Bense gazetenin yazdığı gibi bir Musevi değil, Latin Katolik dininden bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.

Şeyh-ül-muharrir olmanız sebebiyle sizi dinlerler. Sizden isteğim kasıtlı basında beni rahat bırakmalarını rica etmenizdir. Sınavlarım var. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Turizm Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Mezuniyet tezim var. Ders çalışamıyorum…

Bir ülke çıkarı için bazen beş gencin yalnızca gelecekleri değil, hayatları bile feda edilir. Fakat bir gazeteci satışını artırmak için zaten yıkılmış bir gence iftira etmemelidir. Benim olan, en çok sevdiklerimden olan bir bestemi ülkemin yüksek çıkarları için feda ettim. Ülkem için bundan çok daha fazlasını yapabilirim. Ancak gururumu ayaklar altına aldırtmam… Asla…”

Gencecik bir kızı kendisini böyle savunmak zorunda bırakacak mektubu yazdıran zihniyet ülkenin acı gerçeklerinden biri olarak o günlerden bugünlere ne yazık ki pek de değişmeyecekti.
  

TRT’nin basın açıklamasında bahsi geçen “başka bir” yarışmanın hangisi olabileceği basında bütün alternatifleriyle günler boyu yazılıp çizildi. TRT Eurovision Şarkı Yarışması şartnamesi gereği Seul Şarkı Yarışması’na ikinci olan ekip, yani Kuzenler gidecekti. Bunu değiştirebilmek artık mümkün değildi. Prag’da düzenlenecek olan “Intertalent ’79” için son başvuru tarihi 31 Ocak’tı ve başvuru yapılmış, yarışmaya Sibel Egemen’in gideceği belli olmuştu. Bulgaristan’da düzenlenen ve o yıllarda Türkiye’de çok önemsenen yarışmalardan biri olan Altın Orfe’ye Yeliz gidiyordu. Polonya’da düzenlenen Sopot Müzik Festivali’ne ise Neco’nun gideceği kesinleşmişti.


Bazı yayın organlarında, Maria Rita Epik’in Eurovision Şarkı Yarışması finaline gitme hakkının saklı kalmasını istediği yazılacaktı. 1980 yılında yapılacak yarışmaya şartname gereği aynı şarkıyla katılmak mümkün olmasa da aynı ekip başka bir şarkıyla katılabilirdi. Ne var ki bu alternatif, TRT tarafından kabul görmemişti.

O günlerde Maria Rita Epik, Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı’nın davetiyle İzmir’den Ankara’ya gitti. Belli ki kırgın ve üzgün bu genç kızın gönlü alınmaya çalışılıyordu. Epik, bu daveti yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Tabiri caizse ‘dile bizden ne dilersen’ dediler bana. Ben de Londra’da bir müzik okulunda eğitim alabilmek için burs istedim. O anda orada en az elli kişi vardı ve Kışlalı bana herkesin önünde söz verdi.”


Maria, gencecik yaşına rağmen, o saatten sonra gideceği herhangi bir yarışmanın ona pek fazla bir şey kazandırmayacağının farkındaydı. Şöhretin, popülerliğin, manşetlerde olmanın değil, müzik eğitimi alabilmenin derdindeydi. 


Nitekim Kültür Bakanlığı onu nisan ayında İngiltere’ye gönderecek, orada 15 gün kalan Epik, orada incelemelerde bulunacak, ne var ki kendisine verilen burs sözünün arkası gelmeyince, müzik eğitimi almak için İngiltere’ye değil, Amerika’ya, ancak 1981 yılında, devlet katkısı olmaksızın gidebilecekti.    


Bahara Doğru

Uzun süren tartışmalardan sonra Maria Rita Epik’in yurt dışında gönderileceği en uygun yarışmanın Tokyo’da yapılacak Yamaha Müzik Festivali olduğuna karar verilecek, o yarışmanın şartnamesine göre, katılacak eserlerin daha önce yayınlanmamış olması gerektiği için, Epik’in “Seni Özledim” adını taşıyan bir başka bestesi Japonya’ya gönderilecekti. 


Ne var ki Maria Rita Epik’in şansı burada da yaver gitmeyecek ve şarkı ilk elemeyi geçemediği için yarışma dışı kalacaktı. Böylece Epik’in burs hayali gibi yarışma hayali de suya düşmüş, verilen vaatler, verildiğiyle kalmıştı.


Kudüs’te yapılacak finale az bir süre kala, kamuoyunun gündemi bu defa büyük finalin televizyondan yayınlanıp yayınlanmayacağı üzerine yoğunlaşmıştı. 


TRT’nin yarışmayı yayınlamama konusunda aldığı kararı Avrupa Yayın Birliği’ne teleksle bildirdiği haberi ortalığı yine karıştıracaktı. Bir kesim, bu kararı ağır biçimde eleştirirken, bir kesim de TRT’ye hak veriyordu. TRT’nin finali yayınlamayarak, yarışmanın İsrail’de yapılıyor olmasına gösterdiği tepkiyi devam ettirdiğini düşünenler, Avrupa Yayın Birliği’ni küstüreceğimizden korkuyordu. 


Oysa daha iyi niyetli bir düşünceye göre TRT, Türk halkını üzmemek için finali ekrana getirmiyordu. “Ya yarışmadaki şarkılar ‘Seviyorum’dan daha kötü çıkarsa?.. Ya çekildiğimiz yarışma, aslında iyi bir derece alabileceğimiz bir yarışmaysa?.. Ya kaçan balık büyük olursa?..” düşünceleriydi TRT’yi yarışmayı yayınlamaktan alıkoyan. Bazılarına göre ise karar çok yerindeydi. İçinde Türkiye’nin adı geçmeyen bir yarışma bizi niye ilgilendirecekti ki?


Nitekim her zaman olduğu gibi tüm tepkilere ve karşıt görüşlere rağmen TRT yönetimi kararından dönmedi ve 31 Mart 1979 gecesi tüm Avrupa televizyonlarında Eurovision Şarkı Yarışması Kudüs’ten naklen yayınlanıyorken, TRT’nin siyah beyaz ekranında önce yerli dizi “Zeytinler Altında”nın sekizinci ve son bölümü, ardından da “Bahara Doğru” adı verilmiş özel eğlence programı yayına girdi.


TRT, biraz da tepkileri bertaraf etmek için olsa gerek, işi sıkı tutmuş ve epeyce kalabalık kadrolu bir özel programı hazırlamıştı o gece için. Sezen Aksu, Barış Manço, Zülfü Livaneli, Kerem Yılmazer, Salim Dündar, Ayşe Mine, Melike Demirağ, Gülistan Okan, İbrahim Tatlıses ve Emel Sayın’ın şarkılarıyla yer aldığı programın sürprizi ise Maria Rita Epik ve 21. Peron olacaktı. Yarışma için hazırlanmış tanıtım filmi, ilk ve son kez o gece ekrana gelecek, TRT böylece üstü kapalı bir özür dileyecekti halktan. 


NOT: Şimdilerde internette dolaşan Maria Rita Epik ve 21. Peron’un bir bahçe içerisinde “Seviyorum”u seslendirdikleri siyah beyaz görüntüler, İzzet Öz’ün yapımcılığı ve yönetmenliğini yaptığı Sihirli Lamba programı için çekilmiş olup yukarıda bahsi geçen tanıtım filmi değildir. Tanıtım filmi muhtemelen halen TRT arşivinin bir yerlerinden duruyor ve gün ışığına çıkmayı bekliyor.


Türkiye’de yarışmadan çekilmemizle sonuçlanan gelişmeler olup biterken, İsrail’de de finalin yapılmasını tehlikeye düşürecek olaylar yaşanmakta idi. 30 yıldan beri savaşla iç içe yaşayan ülkede o günlerde posta işçilerinin başlattığı büyük çaplı grev devam etmekteydi. Ülkenin dünyayla bütün iletişimini sekteye uğratan bu grev, yarışma organizasyonunu ve final gecesinin naklen yayınını da etkileyecek gibi gözüküyordu. Nitekim yarışma için Avrupa’nın her ülkesinden Kudüs’e giden basın mensupları, final gecesinden üç gün öncesine dek ülkelerine haber geçemediler. Nihayet İsrail hükümetinin grevi durdurup işçileri işbaşı yapmaya çağırmasıyla 29 Mart günü basın merkezine teleks ve telefon bağlanacak, final gecesi yarışmanın naklen yayını esnasında da bir sorun yaşanmayacaktı.


Kudüs’teki yarışma haftası boyunca İsrail işi çok sıkı tutmuş ve önceki yılların kat be kat üzerinde güvenlik önlemleri alınmıştı. Nitekim savaşın ortasındaki bir ülkede, yarışma başından sonuna dek sorun yaşanmaksızın gerçekleştirilecekti. 


Türkiye’den yarışmayı izlemek üzere Kudüs’e giden gazetecileri ise orada bir sürpriz bekliyordu. Her yıl yarışmayı düzenleyen ülke tarafından hazırlanan logo, o yıl bir sol anahtarı şeklinde yapılmış ve sol anahtarının bir kısmı, yarışan ülkelerin adlarından oluşturulmuştu. Ve Türkiye’nin son anda çekilmesi nedeniyle değiştirilmeyen logoda Turkey ismi de yer alıyordu.


Yarışmanın final gecesi ise yeni bir sürprize gebeydi. 1976 yılında yarışmada İsrail’i temsil etmiş Yardena Arazi’nin Daniel Peer’le birlikte sunduğu final gecesinde puanlama bir hayli heyecanlı geçecek ve skor tablosundaki son ülkeden alınacak puanlara dek yarışmanın birincisi belli olmayacaktı. 


Gecenin sonuna gelindiğinde puan tablosunun üçüncü sırasında Fransa yer alıyordu. Yarışmanın 1973 birincisi Anne-Marie David’in seslendirdiği “Je Suis L’enfant Soleil” adlı şarkıyla üçüncülüğü kazanan Fransa’yı İspanya izliyor, İspanya’nın Betty Missiego tarafından seslendirilen şarkısı “Su Cancion” adını taşıyordu. Final gecesi son sırada yarışan İspanya, puanlarını da son sırada vermiş ve kendi verdiği puanlarla birinciliği İsrail’e kaptırmıştı. Gali Atari ve Milk & Honey topluluğu tarafından seslendirilen “Hallelujah”, İsrail’e bir kez daha birincilik kazandırmıştı.


İşte bu birincilik, özellikle Türkiye için tam bir sürprizdi. Yarışmaya İsrail’de yapıldığı için gitmemiştik ve İsrail yarışmayı bir kez daha kazanmıştı. Bu, finalin seneye de İsrail’de yapılması anlamına geliyordu. Dolayısıyla da Türkiye’nin yine katılmaması... Peki şimdi ne olacaktı?

DEVAM EDECEK

Yavuz Hakan Tok

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme